Elimde hiçbir şey yokken yazıyorum bunları. Kendime ait olanlardan değil, bırakamayacaklarımdan bahsediyorum. Bir serabın peşinden kapılmış giderken ben, arkamdan geliyor geçmişimin gölgesi ve ürküyorum sessizliğimden. Gün geliyor, geçmişimdeki haykırışlarım çıkıyor önüme. Vurdumduymaz, sorumsuz, düşüncesiz zannedilen ama buna mecbur da bırakılan bir genç geliyor gözümün önüne.
Elimde hiçbir şey yok ve ben bir serabın peşindeyim. Kim bilir; belki de kör kuyularda kaynak suyu arıyorum ama umutsuzca değil, hayır. Kuyunun dibine bakamamamın nedeni umutsuzluk değil, çaresizlik. Haykırmak istiyorum fütursuzca, hiç günahım yokmuş gibi bu sessizlikte. Ama yapamıyorum işte.
Bir serabın peşinden gidiyorum adım atmadan ama ceplerimde ümit dolu. İleri baktıkça bana gülen güneşi çevreleyen bulutları düşünüyorum. Belirsizlik içerisinde sessizce duruyorum işte. Seraba ulaşma ümidiyle güneşe bakarak yürüyorum, kaybolmasın, onu da beraberinde götürmesin diye. Sessizliğime ölüm çığlığı eklemesin diye.
Önümde serap, ben üşüyorum sessizliğin gölgesinde. O kadar kaptırmışım ki kendimi, belki de bundandır devam edememem. Bir konuşsam, bir haykırsam susuzluğumu… Metaforların içinde kaybolmuşken kalbimin çaresiz sessizliği ile baş başa kalmak… Sonunda, sana ulaşmak…
Önümde sen, ben gülüyorum sessizliğime…
1 Haziran 2011 Çarşamba
9 Nisan 2011 Cumartesi
Kafamdan geçenler - 4
Yazılanlar her zaman kalpten gelenler midir yoksa istediğiniz tepkileri alamadığınız bir durumda karşı tarafa serzeniş midir? Sanırım bunun cevabını kendimize karşı dürüst olmadıkça bulamayacağız ve aynı duygularla yazmaya devam edeceğiz.
Hüzünlü olduğum zamanlar karşımdakini hüzünlendirmeye, mutlu olduğum zamanlar mutlu kılmaya ve istenmediğim zamanlar hep karşıdakinin bana sempati duymasını sağlayacak yazılar yazmaya çalıştım gibi geliyor bu güne kadar. Ama bugün içimden gelenleri yazıyorum. Bu yazıda beni ilgilendiren tek şey benliğim.
Yazacak konu bulmak zor oluyor bazen, eh ben de zora gelmeyi seven bir insan değilim pek ve fazla yazamıyorum son zamanlarda. Bundan önce yazdığım bir yazı daha var koyamadığım bloguma -ki muhtemelen bundan bir önce veya sonra okuduğunuz/okuyacağınız yazı o olacak- ve bu da klavyeye ne kadar uzak olduğumu hatırlatıyor bana. Bir zamanlar yazacak çok şeyim vardı. Eve giderken gördüğüm bir kuşa bile yazabilecek durumdaydım. O zamanlar güzeldi hayat.
Şimdi ise karmaşadan ibaret bir yolda elimde birden fazla haritacının çizdiği birden fazla harita var. Yönümü kendim çizmeliyim gibi geliyor bu durumda, hoş, daha önce de farklı davranmadım ki zaten?
Aldığım kararlar gittikçe radikalleşmeye başladı ve bazı şeyleri çevremden gizler oldum artık. Korkuyorum onları kaybetmekten ama bir o kadar da umursamazım onlara karşı. İnanın nasıl olduğunu ben de bilmiyorum. Sadece devam ediyorum yaptığım şeylere.
Uzunca bir yazı yazmak zor geliyor artık, kusura bakmayın sevgili okurlarım. Belki bir gün eski Engin geri döner?
Umarım..
Hüzünlü olduğum zamanlar karşımdakini hüzünlendirmeye, mutlu olduğum zamanlar mutlu kılmaya ve istenmediğim zamanlar hep karşıdakinin bana sempati duymasını sağlayacak yazılar yazmaya çalıştım gibi geliyor bu güne kadar. Ama bugün içimden gelenleri yazıyorum. Bu yazıda beni ilgilendiren tek şey benliğim.
Yazacak konu bulmak zor oluyor bazen, eh ben de zora gelmeyi seven bir insan değilim pek ve fazla yazamıyorum son zamanlarda. Bundan önce yazdığım bir yazı daha var koyamadığım bloguma -ki muhtemelen bundan bir önce veya sonra okuduğunuz/okuyacağınız yazı o olacak- ve bu da klavyeye ne kadar uzak olduğumu hatırlatıyor bana. Bir zamanlar yazacak çok şeyim vardı. Eve giderken gördüğüm bir kuşa bile yazabilecek durumdaydım. O zamanlar güzeldi hayat.
Şimdi ise karmaşadan ibaret bir yolda elimde birden fazla haritacının çizdiği birden fazla harita var. Yönümü kendim çizmeliyim gibi geliyor bu durumda, hoş, daha önce de farklı davranmadım ki zaten?
Aldığım kararlar gittikçe radikalleşmeye başladı ve bazı şeyleri çevremden gizler oldum artık. Korkuyorum onları kaybetmekten ama bir o kadar da umursamazım onlara karşı. İnanın nasıl olduğunu ben de bilmiyorum. Sadece devam ediyorum yaptığım şeylere.
Uzunca bir yazı yazmak zor geliyor artık, kusura bakmayın sevgili okurlarım. Belki bir gün eski Engin geri döner?
Umarım..
Kafamdan geçenler - 3
Yine metrobüste yazıyorum…
Boş zamanları dolu geçirmenin bir yolu belki de benim için yazmak. Aslında hoşuma gitmiyor değil; gitmese yazmazdım, değil mi? İnsan hep boş zamanı olsun istiyor. Ne yazık ki hayat koşuşturmasına o kadar kaptırıyoruz ki kendimizi tüm zamanlarımız dolmuş zannediyoruz. Hatta zaman yetmiyor bize.
Kyle XY isimli bir dizi var, 17 yıl boyunca rahim simulasyonu olan bir tüpte yaşıyor çocuk. Dış dünya ile bağlantısı tamamen kesik. Bir şekilde oradan çıkıyor ve hayatı öğrenmeye başlıyor.
17 yaşında doğuyor.
Çok güzel dersler var dizide, mesela zaman kavramı. Çocuğun aklına takılan sorulardan biri şu; 24 saat var ve bu insanlar tarafından belirlenmiş. Peki insanların kendi kendilerine ürettikleri bu zaman dilimleri nasıl yetmiyor diyordu. Hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak mantıklı veya mantıksız gelebiliyor. Ama asıl konu şu ki; gerçekten de çok boş zamanımız var.
Günümün 5-6 saati yollarda geçiyor. Tek yaptığım –çoğunlukla- boş boş oturmak, ayakta durmak, dışarıyı izlemek vesaire. Bu zamanı yolda değil de evde geçirseydim ne değişirdi? Yine meşgul olurdum, bir şey yapacak zamanım olmazdı.
Anlatmaya çalıştığım şey; zaman yaratmak zor değil. Yeter ki isteyin. İsteyince yapılamayacak şey yok derler ya; cidden yok.
Konudan konuya atlıyor gibi duracağım ama maksat bu değil mi? Kafayı boşaltmak. Neyse; dün Bora abi, Can abi ve Baboli ile konuşurken –ki genelde arabalar hakında olur bu konuşmalar- Bugatti Veyron a binmemiz imkansız dedik. Milyarlık araba sonuçta.
Bence imkansız değil. İyi bir yatırım ile belki beş belki on sene, ne kadar sürerse sürsün bu para kazanılabilir.
Yahu senin, benim şu plazaları diken adamlardan ne farkımız var? Söyleyeyim… Onlar kafalarını kullanıp boş zamanlarını değerlendirerek buralara gelmiş insanlar. İddia ediyorum, tekrar, kafanı kullanıp ne istediğini bildin mi başaramayacağın şey yok! Tıpa mı girmek istiyorsun? Otur dersine çalış! Bir işe mi girmek istiyorsun? Bilgilen!
Tabii iş işten geçmeden….
Seviyorum sizi okurlarım. Hepinize mutlu yarınlar…
Boş zamanları dolu geçirmenin bir yolu belki de benim için yazmak. Aslında hoşuma gitmiyor değil; gitmese yazmazdım, değil mi? İnsan hep boş zamanı olsun istiyor. Ne yazık ki hayat koşuşturmasına o kadar kaptırıyoruz ki kendimizi tüm zamanlarımız dolmuş zannediyoruz. Hatta zaman yetmiyor bize.
Kyle XY isimli bir dizi var, 17 yıl boyunca rahim simulasyonu olan bir tüpte yaşıyor çocuk. Dış dünya ile bağlantısı tamamen kesik. Bir şekilde oradan çıkıyor ve hayatı öğrenmeye başlıyor.
17 yaşında doğuyor.
Çok güzel dersler var dizide, mesela zaman kavramı. Çocuğun aklına takılan sorulardan biri şu; 24 saat var ve bu insanlar tarafından belirlenmiş. Peki insanların kendi kendilerine ürettikleri bu zaman dilimleri nasıl yetmiyor diyordu. Hangi açıdan baktığınıza bağlı olarak mantıklı veya mantıksız gelebiliyor. Ama asıl konu şu ki; gerçekten de çok boş zamanımız var.
Günümün 5-6 saati yollarda geçiyor. Tek yaptığım –çoğunlukla- boş boş oturmak, ayakta durmak, dışarıyı izlemek vesaire. Bu zamanı yolda değil de evde geçirseydim ne değişirdi? Yine meşgul olurdum, bir şey yapacak zamanım olmazdı.
Anlatmaya çalıştığım şey; zaman yaratmak zor değil. Yeter ki isteyin. İsteyince yapılamayacak şey yok derler ya; cidden yok.
Konudan konuya atlıyor gibi duracağım ama maksat bu değil mi? Kafayı boşaltmak. Neyse; dün Bora abi, Can abi ve Baboli ile konuşurken –ki genelde arabalar hakında olur bu konuşmalar- Bugatti Veyron a binmemiz imkansız dedik. Milyarlık araba sonuçta.
Bence imkansız değil. İyi bir yatırım ile belki beş belki on sene, ne kadar sürerse sürsün bu para kazanılabilir.
Yahu senin, benim şu plazaları diken adamlardan ne farkımız var? Söyleyeyim… Onlar kafalarını kullanıp boş zamanlarını değerlendirerek buralara gelmiş insanlar. İddia ediyorum, tekrar, kafanı kullanıp ne istediğini bildin mi başaramayacağın şey yok! Tıpa mı girmek istiyorsun? Otur dersine çalış! Bir işe mi girmek istiyorsun? Bilgilen!
Tabii iş işten geçmeden….
Seviyorum sizi okurlarım. Hepinize mutlu yarınlar…
20 Kasım 2010 Cumartesi
Susma sevgili
Susma lütfen çünkü sen sustukça sıra bana geliyor
Dalgaların arasında kaybolan yüzgeçler misali
Önümde kağıt, kayboluyorum kelimelerin içinde
Ve gözlerimde bir tek sen var
Sana yazıyorum ama senin cümlelerinle
Senin cümlelerinle diyorum
çünkü bütün cümleler sana ait aslında
Bütün kanallarda sen varsın
Bütün saatler seni gösteriyor
Yalnızlık pınarında iki damla gözyaşısın adeta
Gözyaşısın diyorum
çünkü hayatımdaki izler anlamsız senden sonra
Televizyondaki kötü haberleri görmüyorum
Yalnızlık şarkıları hiç yazılmamış, ağıtlar hiç yakılmamış
Ve en kötü aşklar hiç yaşanmamış senden sonra
Bitmemiş şiirler gibisin benim gözümde
Başlarken çekinmediğim
Ve bitirmeye kıyamadığım son mısramsın...
Dalgaların arasında kaybolan yüzgeçler misali
Önümde kağıt, kayboluyorum kelimelerin içinde
Ve gözlerimde bir tek sen var
Sana yazıyorum ama senin cümlelerinle
Senin cümlelerinle diyorum
çünkü bütün cümleler sana ait aslında
Bütün kanallarda sen varsın
Bütün saatler seni gösteriyor
Yalnızlık pınarında iki damla gözyaşısın adeta
Gözyaşısın diyorum
çünkü hayatımdaki izler anlamsız senden sonra
Televizyondaki kötü haberleri görmüyorum
Yalnızlık şarkıları hiç yazılmamış, ağıtlar hiç yakılmamış
Ve en kötü aşklar hiç yaşanmamış senden sonra
Bitmemiş şiirler gibisin benim gözümde
Başlarken çekinmediğim
Ve bitirmeye kıyamadığım son mısramsın...
4 Haziran 2010 Cuma
Yine, yeniden...
Yine metrobüsteyim, yine kucağımda bilgisayar. Sınava yetişmeye çalışıyorum, ki durum pek iç açıcı değil. Sınava yarım saat kala okula bir saat mesafedeyim. Umutlar bütünlemelere kaldı yine…
Hayat çok garip be sevgili okur, vapurlar falan, hani suyun üstünde tonlarca ağırlıktaki gemiler, ruhumuzun üstündeki tonlarca ağırlıktaki yükler, başımızdaki sorumluluklar… Bunlara rağmen ayakta kalınabiliyor ya, “helal olsun!” diyorum o zaman.
Girizgah biraz anlamsız gelmiş olabilir. Ama İstanbul’un suretindeki umutsuz hüznü görüyorum bugün. Buna rağmen ayakta kalmaya çalışan milyonlarca insan. Ve baktığında hepsinin anıları var, tıpkı senin ve benim olduğu gibi. Söylenememiş sözler, bitmemiş işler, kaçırılmış bir öğün…
Kitap gibidir insanlar, okudukça tanırsın, zevk almaya başlarsın. Her insan ayrı bir anı defteri, ayrı bir örnektir hayatımıza. Sayfaları çevirdikçe hüzün, gurur, öfke ve aşkı görürsün. Yaşanmışlığın bıraktığı tüm izler bir bir açığa çıkar.
Bazılarında hüznü görürsün sadece, hayat enerjini emer. Her şeye kötümserdir, tavşanın zıplamasına bile. Mümkün olduğunca çabuk kaçman gerektiğini hissedersin ama yapamazsın. Hüzün zinciriyle bağlamıştır prangaları ayaklarına ve senden yardım ister gözlerine bakarak. Bırakamazsın işte.
Bazılarında gururu görürsün, hoşuna gider belki ama uygun değildir sana bu yaşam tarzı. Hangimiz depremde tek bir can kaybı oldu diye, bir turist kalp krizinden öldü diye intihar edebilir? “Ama bu gurur değil mi?” dedin? Size uygun olmadığını zaten paragrafın ilk cümlesinde söylemiştim.
Bazılarında ise öfkeyi görürsün. Yaşanan bütün acıların bileti kesilmiş ve suçlular belirlenmiştir. İnfaz gününü bekler, en azından o günün geleceğini ümit eder kişi. Kimseye acımaz, hatta kesilen tüm cezaların arkasındadır. Bir gün o ceza kendisine de kesilmeyecekmiş gibi…
Bazen, çok nadir olsa da, aşkı görürsün insanlarda. Ormandaki ağaç yaprakları bile sevdiğini hatırlatır ona. Bu demek değil ki mutludur, seven her zaman mutlu olacak diye bir kural yok. Sevilse de fark etmez. Her şeyinin, yaşamının dahi, ona bağlı olduğunu düşünürsen anlayacaksın ne demek istediğimi…
Burada bitirmek istiyorum. Uykum var, hatalarımı mazur gör lütfen sevgili okur…
Hayat çok garip be sevgili okur, vapurlar falan, hani suyun üstünde tonlarca ağırlıktaki gemiler, ruhumuzun üstündeki tonlarca ağırlıktaki yükler, başımızdaki sorumluluklar… Bunlara rağmen ayakta kalınabiliyor ya, “helal olsun!” diyorum o zaman.
Girizgah biraz anlamsız gelmiş olabilir. Ama İstanbul’un suretindeki umutsuz hüznü görüyorum bugün. Buna rağmen ayakta kalmaya çalışan milyonlarca insan. Ve baktığında hepsinin anıları var, tıpkı senin ve benim olduğu gibi. Söylenememiş sözler, bitmemiş işler, kaçırılmış bir öğün…
Kitap gibidir insanlar, okudukça tanırsın, zevk almaya başlarsın. Her insan ayrı bir anı defteri, ayrı bir örnektir hayatımıza. Sayfaları çevirdikçe hüzün, gurur, öfke ve aşkı görürsün. Yaşanmışlığın bıraktığı tüm izler bir bir açığa çıkar.
Bazılarında hüznü görürsün sadece, hayat enerjini emer. Her şeye kötümserdir, tavşanın zıplamasına bile. Mümkün olduğunca çabuk kaçman gerektiğini hissedersin ama yapamazsın. Hüzün zinciriyle bağlamıştır prangaları ayaklarına ve senden yardım ister gözlerine bakarak. Bırakamazsın işte.
Bazılarında gururu görürsün, hoşuna gider belki ama uygun değildir sana bu yaşam tarzı. Hangimiz depremde tek bir can kaybı oldu diye, bir turist kalp krizinden öldü diye intihar edebilir? “Ama bu gurur değil mi?” dedin? Size uygun olmadığını zaten paragrafın ilk cümlesinde söylemiştim.
Bazılarında ise öfkeyi görürsün. Yaşanan bütün acıların bileti kesilmiş ve suçlular belirlenmiştir. İnfaz gününü bekler, en azından o günün geleceğini ümit eder kişi. Kimseye acımaz, hatta kesilen tüm cezaların arkasındadır. Bir gün o ceza kendisine de kesilmeyecekmiş gibi…
Bazen, çok nadir olsa da, aşkı görürsün insanlarda. Ormandaki ağaç yaprakları bile sevdiğini hatırlatır ona. Bu demek değil ki mutludur, seven her zaman mutlu olacak diye bir kural yok. Sevilse de fark etmez. Her şeyinin, yaşamının dahi, ona bağlı olduğunu düşünürsen anlayacaksın ne demek istediğimi…
Burada bitirmek istiyorum. Uykum var, hatalarımı mazur gör lütfen sevgili okur…
9 Nisan 2010 Cuma
Havadan sudan...
Uzunca bir süredir yapmadığım iki şeyi yapıyorum şu anda, metrobüste netbookumu açmak ve blogum için yazı hazırlamak…
Bu süre zarfında geçen olayların gerçekten büyük, stresli, sorumluluk gerektiren, yorucu gibi tabirlerle ifade edilmesi diğer kişilere göre doğru olsa da bana göre abartı. Şimdiye kadar hiçbir zaman altından kalkamayacağım sorumluluklar almadım, altından kalkamayacağım yükün altına girmedim ve en önemlisi; yapmaya niyetlendiğim hiçbir şeyden pişman olmadım. Olduğumu söylesem de inanmayın zaten…
Neye sinirleniyorum biliyor musun sevgili okur? Yüzüme bakarken mutlu mutlu gülümseyen insanların arkamdan atıp tutmasına… Bir şarkı sözü var, bilmem bilir misiniz?
“Yüzüme bakarken sorunsuz ve şapşal gibidir, yüzüme dönük değilken patlar kininiz. Zaman alıp götürür her şeyi bende fazla kasmam bilirim, dostlar silinir, aşklar silinir…”
Dost dediğiniz adamların, hatta kardeşim diye hitap ettiğiniz adamların arkanızdan söylediklerini duymak ne hissettirirdi size? “Xxxxx mi? Bırak o şer*fsizi ya” demeleri? Ve ertesi gün gelip de size “Naber abi nasılsın?” dediğinde yüzüne bakmadığınızda “Hayırdır, bir sorun mu var?” diyerek yardımcı olmaya çalışması?
İşte bu koyuyor insana.
Geçelim bunları, daha fazla sıkmayayım sizi. Müziğin hayatımda büyük bir yer kapladığı doğru. Giyim tarzım da yakınlık duyduğum müziğe ve kültüre göre zaten. Farkettim ki; kişileri dış görünüşlerine bakarak yargılamak moda olmuş ülkemizde. Serseri olmak kolay mı? Size göre belki, ama bana göre değil. Ben o şekilde yaşayamam…
Çok melankolik oldu, değil mi?
Bu süre zarfında geçen olayların gerçekten büyük, stresli, sorumluluk gerektiren, yorucu gibi tabirlerle ifade edilmesi diğer kişilere göre doğru olsa da bana göre abartı. Şimdiye kadar hiçbir zaman altından kalkamayacağım sorumluluklar almadım, altından kalkamayacağım yükün altına girmedim ve en önemlisi; yapmaya niyetlendiğim hiçbir şeyden pişman olmadım. Olduğumu söylesem de inanmayın zaten…
Neye sinirleniyorum biliyor musun sevgili okur? Yüzüme bakarken mutlu mutlu gülümseyen insanların arkamdan atıp tutmasına… Bir şarkı sözü var, bilmem bilir misiniz?
“Yüzüme bakarken sorunsuz ve şapşal gibidir, yüzüme dönük değilken patlar kininiz. Zaman alıp götürür her şeyi bende fazla kasmam bilirim, dostlar silinir, aşklar silinir…”
Dost dediğiniz adamların, hatta kardeşim diye hitap ettiğiniz adamların arkanızdan söylediklerini duymak ne hissettirirdi size? “Xxxxx mi? Bırak o şer*fsizi ya” demeleri? Ve ertesi gün gelip de size “Naber abi nasılsın?” dediğinde yüzüne bakmadığınızda “Hayırdır, bir sorun mu var?” diyerek yardımcı olmaya çalışması?
İşte bu koyuyor insana.
Geçelim bunları, daha fazla sıkmayayım sizi. Müziğin hayatımda büyük bir yer kapladığı doğru. Giyim tarzım da yakınlık duyduğum müziğe ve kültüre göre zaten. Farkettim ki; kişileri dış görünüşlerine bakarak yargılamak moda olmuş ülkemizde. Serseri olmak kolay mı? Size göre belki, ama bana göre değil. Ben o şekilde yaşayamam…
Çok melankolik oldu, değil mi?
8 Aralık 2009 Salı
Ders içi şaklabanlıkları - 1
...belki de şimdiye kadarki en saçma ve anlamsız yazıma hoşgeldiniz...
Hayat çok garip. Sahip olduğunuz şeyleri bir anda kaybedebiliyor veya sahip olmak istediklerinizi bir anda elde edebiliyorsunuz. Ve nedendir bilinmez, birşeyin değerini anlamak için ya onu kaybetmeniz, ya da bir benzerini kaybetmiş olmanız gerekiyor.
Hayat çok uzun, özellikle 19 yaşındaysanız. Yaşlandıkça kısaldığından, yaşlıların hayat çok kısa demesi normal. Ancak benim için hala uzun. Bitirmem gereken bir üniversite, açmam gereken bir hastane, gitmem gereken bir askerlik... Yapmam gereken birçok şey var.
Dersi dinlemem gerekirken oturmuş bunları yazıyorum. Neden mi? Bilmiyorum. Sadece, yazmayı seviyorum deyip geçelim bu soruyu.
Bu arada, sanırım deliriyorum. Kapşonumla konuşmaya başladım.
Ah, ders bitti, görüşürüz sevgili blogum ^^
Hayat çok garip. Sahip olduğunuz şeyleri bir anda kaybedebiliyor veya sahip olmak istediklerinizi bir anda elde edebiliyorsunuz. Ve nedendir bilinmez, birşeyin değerini anlamak için ya onu kaybetmeniz, ya da bir benzerini kaybetmiş olmanız gerekiyor.
Hayat çok uzun, özellikle 19 yaşındaysanız. Yaşlandıkça kısaldığından, yaşlıların hayat çok kısa demesi normal. Ancak benim için hala uzun. Bitirmem gereken bir üniversite, açmam gereken bir hastane, gitmem gereken bir askerlik... Yapmam gereken birçok şey var.
Dersi dinlemem gerekirken oturmuş bunları yazıyorum. Neden mi? Bilmiyorum. Sadece, yazmayı seviyorum deyip geçelim bu soruyu.
Bu arada, sanırım deliriyorum. Kapşonumla konuşmaya başladım.
Ah, ders bitti, görüşürüz sevgili blogum ^^
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Özel Arama